20 Mayıs 2009 Çarşamba

Sayılar ve Beden, Foucault Sarkacı, Umberto Eco



"Bu balık sana neyi anımsatıyor?"
"Başka balıkları"
"Peki başka balıklar neyi anımsatıyor?"
"Başka balıkları"
( Joseph Heller, Catch 22 )

"Bum" dedi Lia, "İlk örnekler diye bir şey yoktur; beden vardır.Karnın içi güzeldir,çünkü bebek büyür orada, çünkü senin güzel kuşun sevinçler içinde içeri dalar,tadı güzel besin aşağı iner;işte bunun için ,mağara da, girinti çıkıntılar da,kanal da, yeraltı da güzeldir,önemlidir; hatta bizim o güzelim barsaklarımızın imgesine göre yapılmış olan labirent de. Biri önemli bir şey icat etmek istediği zaman,oradan getirmek zorundadır onu; çünkü sen de oradan geldin,doğduğun gün.Üretkenlik bir kovuğun içindedir her zaman;orada önce bir şey çürür,sonra karşında bir küçük Çinli,bir hurma,bir baobab beliriverir. Ama yukarısı, her zaman aşağıdan daha iyidir; çünkü baş aşağı durursan kan başına sıçrar; çünkü ayaklar kokar,saçlarsa daha az kokar; çünkü bir ağaca çıkıp meyve toplamak,sonunda yeraltına girip kurtlara yem olmaktan daha iyidir; çünkü yukarıdaki bir şeye çarptığında çok seyrek olarak incitirsin bir yerini (bunun için tavanarasında olman gerekir),oysa düşünce genellikle bir yerini incitirisin. İşte bu nedenle yukarısı meleklere,aşağısı şeytana özgüdür.Ama, az önce karnım hakkında söylediklerim de doğru olduğundan,bunların ikisi de doğrudur;bir anlamda aşağısıyla içerisi güzeldir; bir başka anlamda da yukarısı ile dışarısı.Hem bütün bunların Merkürün ruhu yada evrensel çelişkiyle hiçbir ilişiği yok.Ateş insanı ısıtır,soğukta bronşit olursun,hele dört bin yıl önce yaşamış bir bilginsen. Bu yüzden de, ateşin gizemli özellikleri vardır, tavuk kızartmanın yanısıra. Ama soğuk aynı tavuğu bozulmaktan korur; ateşe dokunursan kocaman bir kabarcık olur elinde;bunun için ,bilgelik gibi binlerce yıldır saklanmış bir şeyi düşünürsen,yüksek bir dağın üstünde(yüksekliğin iyi bir şey olduğunu biliyoruz),ama aynı zamanda bir mağaranın içinde(bu da iyi bir şeydir),Tibetteki karların sonsuz soğukluğunda (en iyisi de budur)düşünmelisin.Sonra da ,bilgeliğin niçin İsviçre Alplerinden değil de ,doğudan geldiğini bilmek istersen, bunun da nedeni şu; atalarının bedenleri sabahları uyandığında -ortalık hala karanlıksa- doğuya bakıyordu,güneş çıksın,yağmur yağsın diye umarak. Anlaşıldı mı?"
"Evet " dedim gülümseyerek.
"Güneş iyidir, çünkü bedenimize yaralıdır; akıllı olduğu için her sabah yeniden çıkar. Demek ki , geri dönen her şey iyidir; geçip giden bir daha da görünmeyen şey iyi değildir. İnsanın geçtiği yere,aynı yoldan iki kez geçmeksizin geri dönmesinin en kolay yolu bir daire çizerek yürümektir.Halka biçiminde kıvrılabilen biricik hayvan yılandır,yılanla ilgili birçok tapımlarla söylencelerin varlık nedeni de budur; çünkü güneşin geri dönüşünü göstermek için, bir suaygırını halka biçiminde kıvıramazsın.Öte yandan, güneşi çağırmak için bir tören yapmak gerekirse,en iyisi bir daire çizerek devinmektir;çünkü düz bir çizgi üstünde yürürsen evinden uzaklaşırsın,bu yüzden de törenin çok kısa kesilmesi gerekir.Bir kuttören için uygun biçim dairedir;panayırda ateş yutan hokkabazlar da bilirler bunu,çünkü daire biçiminde sıralanınca,herkes ortada kimin durduğunu görebilir; oysa bütün bir kabile bir manga asker gibi düz bir çizgi üstünde sıralanırsa uzakta kalanlar onu göremezler;işte bu nedenle, daire,dönemsel devinim,dairesel dönüş,her tapımda kuttörenin temel öğelerini oluşturur."
"Evet" dedim aşkla ve şehvetle bakarak.
"Şimdi yazarlarınızın çok hoşuna giden büyüsel sayılara gelelim. Sen birsin iki değil,şeyin de birdir, benim şeyim de birdir,bir burnumuz, bir yüreğimiz var;görüyorsun ne çok olumlu şey bir tane. Ama iki gözümüz, iki kulağımız,iki burun deliğimiz var;benim memelerim,senin taşakların,bacaklarımız, kollarımız,kabalarımız,hep iki. Üçe gelince, bütün sayıların en büyüselidir üç;çünkü bedenimiz bu sayıyı bilmez,,hiçbir şeyimiz üç değil,hem sonra nerede yaşarsak yaşayalım,Tanrı’ya verdiğimiz en gizemli sayı olmalı bu. Senin şeyin bir tane... bu iki şeyi biraraya getirirsek yeni bir şey ortaya çıkar; böylece üç oluruz.Yeryüzündeki bütün kültürlerin üçlü yapıları,üçlemeleri olduğunu bilmek için ille de üniversite prfofösörü olmak gerekmez.Ama dinler, bilgisayar kullanmıyorlardı bunun için.O insanların tümü de senin benim gibi insanlardı;gerektiği gibi çiftleşiyorlardı.Üçlemelerin hiçbiri bir gizem değildir;bizim yaptığımızı onların bir zaman yaptığını anlatırlar.Ama iki kol,iki bacak daha dört eder,bu yüzden dörtte güzel bir sayıdır;hele hayvanların dört ayağı olduğunu,bebeklerin dört ayak üstünde emeklediklerini düşünürsen;sfenksin de bildiği gibi.Beş sayısından söz etmemize gerek yok;bir elde beş parmak vardır,iki elin parmaklarını toplarsan bir başka kutsal sayıyı,,on sayısını elde edersin.Hatta On Emir bile zorunluydu;çünkü on iki emir olsaydı,parmaklarıyla bir, iki, üç, diye sayan papaz,,sıra on iki emire gelince,kilisenin kutsal eşya bekçisinin elini ödünç almak zorunda kalacaktı.Şimdi, bedenimizi al, gövdeden çıkan herşeyi say;kollar,bacaklar, baş,penis toplam altı eder,kadınlarda ise yedi;bu yüzden de bana öyle geliyor ki,şu sizin yazarlarınız arasında altı sayısı hiçbir zaman ciddiye alınmaz,üçün iki katı olması dışında.Yalnızca erkekler için geçerlidir bu;çünkü hiç yedileri yoktur onların.Bu yüzden erkekler yönetirken,yediyi kutsal sayı olarak görmeyi yeğ tutarlar;kadınların memelerini unuturlar,ama çaresiz katlanacağız.Sekize gelince...kollarla bacakları birer değil ikişer sayarsak ,dirsekelrle dizleri de ekleyince,sekiz oynak organımız olur.Bu sekize gövdemizi de eklersen dokuz eder,başı da sayarsan on.Yalnızca bedenimizi alırsan,istediğin sayıyı elde edebilirsin;delikleri düşün ,örneğin."
"Delikler mi?
"Evet, bedenimizde kaç delik var?"
"Bilmem" saymaya başladım. "Gözler, burun delikleri, kulaklar, ağız, popo:sekiz"
"Görüyorsun değil mi? Sekiz sayısının güzel bir sayı olmasının bir nedeni de bu.Ama benimkiler dokuz! Bu dokuzuncuyla da seni dünyaya getiriyorum,işte bu yüzden ,dokuz sekizden daha kutsaldır!Bundan sonraki sayıları açıklamamı da ister misin?Ya da, şu senin yazarlarının sözünü edip durdukları senin şu menhirini inceleyelim,istersen.Gündüz ayakta,gece yataktadır;şeyin de öyle ,geceleri ne yaptığını söylemene gerek yok;dikleşince çalışır,uzanınca da dinlenir.Demek ki,dikey durum yaşamdır,güneşi gösterir.Dikili taşlar da ağaçlar gibi dik durur;oysa yatay durumla gece uykudur,ölümdür.Bütün kültürler anıtlara,pramitlere,sütunlara taparlar,balkonların yada parmaklıkların önünde hiç kimse eğilmez.
Sen hiç kutsal parmaklık diye bir arkaik tapınmadan söz edildiğini işittin mi?Görüyor musun?Hem insanın bedeni de elverişsizdir buna;dikey bir taşa taparsan insanların tümü de görürler onu.Oysa yatay bir şeye tapacak olursan,yalnızca ön sıradakiler görebilirler onu;ben de,ben de, diye birbirlerini itip kakarlar;bu da büyüsel bir tören için hiç de güzel bir görünüm değildir..."
"Peki ya ırmaklar?"
"Irmaklara yatay oldukları için değil,içlerinde su olduğu için tapılır;suyla beden arasındaki ilişkiyi anlatmama gerek yok sanırım...Her neyse böyle yaratılmışız bir kere.Bu nedenle de birbirimizden milyonlarca km uzaklıkta da olsak,hepimiz aynı simgeleri geliştiririz.Bu simgelerin hepsi de zorunu olarak birbirine benzer.Bu yüzler,kafalarının içinde beyin diye bir şey olan insanlar,bir simyacının fırınını görünce ,her yanı kapalı,içi sıcak olduğundan,çocuğu üreten ananın karnını düşünürle.Karnında bebek İsa’yı taşıyan Madonna’yı görünce,bunun simyacının fırınını anıştırdığını düşünenler,yalnızca senin Şeytancılarındır.Bir iletim yolu arayarak binlerce yol geçirdiler; oysa her şey apaçık ortadaydı;aynaya bakmaları yeterliydi.
Sen her zaman doğruyu söylersin bana,Benim aynadaki Benim sensin;Senin gözünle görülen ,benim kendimsin.Bedenin bütün gizli ilk örneklerini ortaya çıkarmak istiyorum.Birbirimize en yakın olduğumuz anları belirtmek için ‘örnekleri oluşturmak’deyimini ilk kez o gece kullandık."

Tam uykuya dalarken,Lia omzuma dokundu.”Unutuyordum,”dedi.”Gebeyim”.

Lia’nın sözünü dinlemeliydim.Yaşamın nerede doğduğunu bilen birinin bilgeliğiyle konuşmuştu. Agarttha’nın yeraltı geçitlerinde,Gizi açıklanmış İsis’in piramidinde dolaşırken,Geburaha, yılgı sefirahına girmiştik; dünyada gazabın kendini duyurduğu âna. Bir an için bile olsa,sophia düşüncesine kapılmamış mıydım? Mose Cordovero. Dişinin solda bulunduğunu,tüm niteliklerin Geburaha dönük olduğunu söyler...Yeter ki erkek bütün bu nitelikleri Gelinini süslemek için kullansın,onun yüzünü iyiye doğru çevirsin.Bu ,şu anlama gelir;her istek kendi sınırları içinde kalmalıdır.Yoksa Geburah,Yargı ya,karanlık görünüme,iblisler evrenine dönüşür.

İsteği denetim altına almak...Umbanda töreninde öyle yapmıştım;agoga çalmıştım;gösteriye etkin bir biçimde katılarak trans durumunna geçmeye karşı koymuştum.Lia’yla da böyle yağmıştım;isteği,Gelin’e duyduğum saygıya dönüştürmüş,kasıklarımın derinliklerinde ödüllendirilimiştim; tohumum kutsanmıştı.

Ama direnemeyecektim.Tiferet’in güzelliği baştan çıkaracaktı beni.

12 Mayıs 2009 Salı

Aşkın Metafiziği - Schopenhauer

Erkeğin aşkı, doygunluğa erdiği andan sonra gözle görülecek şekilde azalır, önüne çıkan her kadın, elde ettiği kadından daha çekici gelir ona; çeşitliliği arzulamaya başlar. Kadının aşkı ise, doygunluğa erdiği andan sonra artmaya başlar. Bu doğanın amacının, türün sürdürülmesi ve elden geldiğince çoğaltılması olmasının bir sonucudur. Erkek bir yılda 100’den fazla çocuğu kolaylıkla yapabilir; oysa kadın, ne kadar erkekle sevişirse sevişsin, yılda ancak bir çocuk yapabilir. İşte bundan ötürü erkeğin gözü her zaman başka kadınlardadır, oysa kadın bir tek erkeğe iyice bağlanır. Çünkü doğa onu, kendisi farkına varmaksızın, gelecekte doğacak çocuğun besleyicisini ve koruyucusunu elde tutacak biçimde davrandırmıktadır. Bu bakımdan, evlilik hayatında erkeğin gösterdiği sadakat yapay, kadınınki ise doğal ve kadının kocasını aldatması, hem sonuçları bakımından nesnel olarak hemde doğaya aykırı bulunmasından dolayı öznel olarak, erkeğin aldatmasından daha güç bağışlanan bire suç olarak görülmüştür.

---

Güzel olmasa da gençliğin çekici bir yanı vardır, burada farkına varamadığımız halde bizi yönelten şeyin, çocuk yapmak olduğu besbellidir. Herhangi bir bireyin, çocuk doğurma yada gebe bırakabilme için en uygun dönemden uzaklaştıkça karşı cinsten bir bireyin hoşuna gitme olanağını da kaybetmesi, işte bundan ötürüdür.

---

Kadınlar,insan güzelliğini en kusursuz biçimde dile getiren delikanlılardan çok otuz ile otuzbeş yaş arasındakş erkekleri ve bu yaşları tercih ederler. Bunun nedeni, kadınların hazdan çok, içgüdüyle hareket etmeleri ve yukarıda sözlü geçen yaş döneminin doğurtucu gücün en yüksek noktasını gösterdiğini kavramalarıdır. Kadınlar genel olarak, güzelliğe ve özellikle yüz güzelliğine pek önem vermezler. Çocuğa güzellik vermek işini, sadece kendilerinin ödevi sayıyormuş gibi davranırlar. Kadınları genel olarak büyüleyen şey, erkeğin kuvveti ve buna bağlı olan cesaretidir. Çünkü bu özellikler, sağlam çocukların ortaya çıkarabileceğinin ve bu çocuklar için cesur bir koruyucunun bulunduğunun işaretidir. Bundan ötürü kadının erkekten beklediği özellikler, kadının kendisinin çocuğuna veremeyeceği niteliklerdir. Yani geniş omuzlar, dar kalçalar, adeleler, sakal, cesaret ve benzeri özelliklerdir.

Kadınları büyüleyen şeyler, özellikle irade kuvveti, kararlılık ve cesarettir. Namuslu olmanın ve iyi kalpliliğinde kadınlar üzerinde olumlu etkisi vardır. Öte yandan, babadan kalıtım yoluyla çocuğa geçemeyeceği için, entellektüel üstünlüklerin, kadınları doğrudan doğruya etkilemedikleri görülür. Kadınlar anlayış kıtlığını kötü bir şey gibi görmezler. Hatta üstün bir zekayı, bir dehayı bile anormal bir şey gibi görerek bu çeşit erkeklerden hoşlanmamaları kabildir. Çirkin, budala ve kaba bir adamın, çoğu zaman kadınlar yanında kültürlü, zeki ve kibar bir erkekten daha fazla başarı kazanması işte bundandır.

---

Ama tutkulu aşka yücelik kazandıran ve onu şiire konu olmaya layık kılan şey, insanın bu kendisine ait olmayan şeyleri arayışıdır ve bu çeşit bir arayış gördüğümüz her büyüklüğü yaratan şeydir. Son olarak, cinsel aşkın bu aşkın duyulduğu varlığa karşı en şiddetli nefretin hissedilmesiyle de bağdaşabileceğinide söyleyelim. Platon’un bu tür bir aşkı, kurdun kuzuya karşı duyduğu düşkünlüğe benzetmesi bundan ötürüdür.

Mutlu evliliklerin pek az olduğunu hepimiz biliriz. Bunun nedeni, evliliğin temel amacının şimdiki kuşağın mutluluğu değil, gelecek kuşağın mutluluğu olmasında aramak gerekir

---

Verdiği sözü tutmuyor hayat, tutsa bile, özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu. Kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi. Bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. Uzaklığın büyüsü, cennetler gösteriyor bize. Ama büyülenir büyülenmez, bu cennetlerin uçup gittiğini görüyoruz. Demek ki, mutluluk ya gelecekte yada geçmişteİ şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyorİ önü arkası pırıl pırıl bu bulutun, ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor.

İnsan ner kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.

İnsana sonsuz bir hayat verilmiş olsaydı, durmadan yaşayacağı için, en sonunda karakterinin değişmezliği ve zekasının dar sınırlarından ötürü, öyle bir yeknasanlık duygusuna kapılacak ve öyle tiksinecekti ki, sonunda hiçliği tercih etmek zorunda kalacaktı. Hayal ettikleri bu dünya, düşkünlük ve acıdan sıyırılmış olsa, can sıkıntısının avucuna düşecekler ve can sıkıntısından kaçabildikleri ölçüde de düşkünlüğe, acılara, sıkıntılara yeniden yöneleceklerdir. Demek ki, insanı daha iyi bir duruma ulaştırmak için, onu daha iyi bir dünyanın içine yerleştirmek yetmez, asıl yapılması gereken iş, onu tepeden tırnağa değiştirmek ve o ana kadar ne ise, artık öyle olmamasını ve ne değilse o olmasını sağlamaktır.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Yüzyıllık Yalnızlık- Uykusuzluk, Gabriel Garcia Marquez

Sonra Jose Arcadio Buendia'nın odasına girdiler, vargüçleriyle sarstılar, kulağına avaz avaz seslendiler, burun deliklerine ayna tuttular, ama onu bir türlü uyandıramadılar. Çok geçmeden marangoz tabut için ölçü alırken, pencereden baktıklarında, minicik sarı çiçeklerin yağmur gibi indiğini gördüler. Çiçekler bütün gece süren suskun bir sağanakla köyün üzerine yağdı. Bütün çatıları örttü, bütün kapıların önüne yığıldı ve dışarıda yatan bütün hayvanları soluksuz bırakıp öldürdü. Gökten öyle çok çiçek yağdı ki, sabahleyin sokaklar kalın halılar döşenmiş gibi oldu ve cenaze alayının geçebilmesi için çiçekleri küreyip atmak zorunda kaldılar…