23 Aralık 2007 Pazar

Jean Paul Sartre Duvar


Gitti. Giriş kapısı kuru bir gürültüyle kapanmıştı. Eve salonda yalnızdı. Keşke geberse. Elleriyle koltuğun arkalığına tutunup gerindi. Babasının gözleri aklına geliyordu. M. Darbedat, Pierre’in üstüne uzmanca bir tavırla eğilmişti. Ona: İyi iyi! demişti hastalarla konuşmasını bilen biri gibi. Ona bakmış ve Pierre’in yüzü iri, fıldır fıldır gözlerinin dibindebelirmişti. Babamdan nefret ediyorum Pierre’e baktığı zaman, onu gördüğünü düşünürken. Eve’in elleri koltuktan aşağı doğru kaydı, pencereye döndü. Gözleri kamaşmıştı. Oda güneş içindeydi, her yerde güneş vardı: Halının üstünde yusyuvarlak solgun ışıltılar halinde, havada, kör edici bir toz gibiydi. Eve, bu her yere dalan,her köşeyi temizleyen, eşyaları silip süpüren ve iyi bir hizmetçi kadın gibi onları pırıl pırıl yapan bu patavatsız ve hamarat ışığa karşı alışkanlığını kaybetmişti. Yine de pencereye kadar gitti, camın önündeki muslin perdeyi kaldırdı. O sırada M. Darbedat binadan çıkıyordu; Eve, birdenbire onun geniş omuzlarını gördü. Adam başını kaldırdı, gözlerini kırparak gökyüzüne baktı, sonra genç bir adam gibi geniş adımlarla uzaklaştı. Eve: Kendini zorluyor, şimdi göğüs sancısı tutacak, diye düşündü. Artık ondan nefret etmiyordu. Onun kafasında, henüz genç görünmek gibi küçük kaygılar vardı. Yine de babasının Saint-Germain Bulvarının köşesini dönüp kaybolduğunu görünce kızdı. Pierre’i düşünüyor. Hayatlarının bir parçası kapalı odadan kaçmış ve güneşte, insanların arasında sokaklarda sürükleniyordu. Bizi hiç akıllarından silmeyecekler mi? Bac Sokağı hemen hemen bomboştu. Yaşlı bir kadın küçük adımlarla karşıdan karşıya geçiyordu; üç genç kız gülerek geçip gittiler. Sonra erkekler, ellerinde çantaları ve aralarında konuşarak geçen güçlü kuvvetli erkekler. Normal insanlar, diye düşündü Eve, içinde böylesine kuvvetli bir kin olduğuna şaşırdı. Etine dolgun güzel bir kadın şık bir adama doğru koştu. Adam, kadına sarıldı, dudaklarından öptü. Eve, acı acı güldü, perdeyi indirdi.

Pierre artık şarkı söylemiyordu, ama üçüncü kattaki genç kadın piyanoya başlamıştı. Chopin’in bir Etüd’ünü çalıyordu. Eve, kendini çok sakin hissediyordu. Pierre’in odasına doğru bir adım attı, ama birden durdu, sıkıntıyla sırtını duvara dayadı. Odadan her çıkışında oraya yeniden girmek düşüncesiyle korkuya kapılıyordu. Yine de bir başka yerde yaşayamayacağını pekâlâ biliyordu: Odayı seviyordu. Cesaretini toplamak için durduğu bu gölgesiz ve kokusuz odada, biraz zaman kazanmak istermiş gibi, soğuk bir ilgiyle bakışlarını çevresinde dolaştırdı. Bir dişçinin bekleme odasına benziyor. Gül kurusu renginde ipek koltuklar, divan, tabureler, insana yakın, babacan, loş ve sessizdiler. Eve, pencereden gördüklerine benzer, ağırbaşlı ve açık renk elbise giymiş beylerin başladıkları bir konuşmayı sürdürerek salona girişlerini gözünün önüne getirdi. Bulundukları yerin neresi olduğuna aldırmadan odanın ortasına kadar dosdoğru ilerliyorlardı. İçlerinden biri elini bir dümen gibi arkasına salıvermiş, yolu üstündeki yastıklara, masanın üstündeki öteberiye hafifçe dokunuyor, bu ilintilerden hiç irkilmiyordu. Yollarına çıkan bir eşya oldu mu da bu oturaklı adamlar çarpmamak için sakınacakları yerde eşyanın yerini sakin sakin değiştiriyorlardı.

Sonunda, aralarındaki tartışmaya dalmış, arkalarına bir göz bile atmadan oturuyorlardı. Normal insanlar için bir oda, diye düşündü Eve. Kapalı kapının tokmağına bakıyor, sıkıntı boğazına yapışıyordu. Buraya girmeliyim. Onu bu kadar uzun zaman yalnız bırakmamalıyım. Bu kapıyı açması gerekecek, sonunda gözlerini yarı karanlığa alıştırmaya çalışarak Eve eşikte duracak ve oda onu bütün gücüyle itecekti. Eve’in bu direnişi yıkması ve odanın ta içine kadar girmesi gerekiyordu. Birden içinde Pierre’i görmek isteği uyandı. Onun M. Darbedat ile alay etmesinden hoşlanmıştı. Ama Pierre’in ona ihtiyacı yoktu. Eve adamın onu nasıl karşılayacağını önceden bilemiyordu. Birden, bir çeşit gururla hiçbir yerde yeri olmadığını düşündü. Sıradan insanlar benim onlardan olduğumu sanıyorlar. Ama ben onların arasında bir saat bile yaşayamam. Benim orada, bu duvarın öte yanında yaşamaya ihtiyacım var. Ama orada da beni isteyen yok. Çevresinde derin bir değişim olmuştu. Işık yaşlanmıştı; kırçıllaşıyordu: Günlerdir değiştirilememiş bir vazodaki su gibi ağırlaşmıştı. Eve, bu yaşlanan ışık altında eşyalarda, çoktandır unuttuğu bir hüznü yeniden buluyordu. Bu biten bir sonbaharın hüznüydü. Biraz utanarak, çekinerek çevresine bakıyordu. Bütün bunlar ne kadar uzaktı. Odada ne gündüz, ne gece, ne mevsim, ne de hüzün vardı. Çok eski sonbaharları, çocukluğunun sonbaharlarını şöyle bir hatırladı, sonra birdenbire kendini topladı: Anılardan korkmuştu.

Pierre’in sesini işitti.

-Agathe! Neredesin? Kadın:

-Geliyorum, diye bağırdı.

Gözlerini faltaşı gibi açıp ellerini öne doğru uzatırken ağır günlük kokusu burun deliklerini ve ağzını doldurdu -koku ve yarı gölge, su, hava ya da ateş gibi ona bildik, basit bir öğeydi; boğucu ve tiksindirici gelmiyorlardı- ve sis içinde yüzermiş gibi duran solgun bir gölgeye doğru sakınarak ilerledi.

Bu Pierre’in yüzüydü. Pierre’in elbisesi (hasta olduğundan beri siyahlar giyiyordu) karanlığın içinde eriyip gitmişti. Pierre başını geriye doğru atmış, gözlerini kapamıştı. Güzeldi. Eve onun uzun kıvrık kirpiklerine baktı, sonra yanındaki alçak iskemleye oturdu. Acı çeker gibi bir hali var, diye düşündü. Kadının gözleri yavaş yavaş alacakaranlığa alışıyordu. İlk olarak yazı masası belirdi, sonra yatak, sonra koltuğun yanındaki halının üstüne dağılmış Pierre’in kendi eşyaları: ustura, zamk kutusu, kitaplar, kuru ot koleksiyonu.
-Agathe, sen misin?
Pierre gözlerini açmıştı, ona gülerek bakıyordu.
-Çatal, biliyorsun değil mi? dedi. Bunu adamı korkutmak için yaptım. Çatalın hemen hemen hiçbir şeysi yoktu. Eve’nin kaygıları silindi, hafifçe güldü.
-Çok iyi başardın, dedi. Çok şaşırdı. Pierre güldü.
-Gördün mü? Çatalı elinde uzun süre kurcaladı; avucunun içinde tutuyordu. Bu nesneleri tutmasını bilmemekten, avuçluyorlar, dedi.

-Doğru, dedi Eve.

Pierre sol elinin ayasına sağ elinin başparmağıyla hafifçe vurdu.

-Bununla tutuyorlar. Parmaklarını yaklaştırıyorlar, nesneyi yakalayınca avuçlarını onu gebertmek için üstüne bastırıyorlar.

Hızlı hızlı, dudaklarının ucuyla konuşuyordu. Şaşkın bir hali vardı. Sonra,
-Kendi kendime ne istediklerini soruyorum, dedi. Bu adam daha önce gelmişti. Niçin beni oraya göndermek istiyorlar?

Ne yaptığımı öğrenmek istiyorlarsa, ancak perdede okumak zorundalar, evlerinden çıkmaları da gerekmez. Hatalar yapıyorlar. Bense hiç hata yapmam, bu benim kozum. Hoffka, dedi, hoffka: Uzun ellerini alnının önünde oynatıyordu: -Sürtük! Hoffka paffka suffka. Daha da ister misin?
-Çan mı? diye sordu Eve.
-Evet. Çan gitti. Ağırbaşlılıkla yeniden konuşmaya başladı: -Bu herif bir ast dedi. Onu tanıyorsun, onunla salona gittin. Eve karşılık vermedi.
-Ne istiyor? diye sordu Pierre. Sana söylemiş olmalı. Kadın bir an karar veremedi, sonra birdenbire:
-Senin oraya kapatılmanı istiyor, dedi.
Pierre’e gerçek yavaş yavaş söylenince kuşkulanıyordu, şaşırtmak ve kuşkularını felç etmek için gerçeği şiddetle yüzüne vurmak gerekiyordu. Eve onu aldatmaktansa, sert davranmayı yeğ tutuyordu. Ona yalan söylediği ve adam buna inanmış göründüğü zaman, kadın ona karşı hafif de olsa, üstün gelmiş gibi bir izlenimden kendini kurtaramıyor ve bu kendi kendisinden tiksinmesine yol açıyordu.

-Beni kapatmak ha! diye alaycı bir tavırla yeniden söze başladı Pierre. Doğru yoldan çıkıyorlar. Duvarlar bana ne yapabilir ki? Bunun beni durduracağını sanıyorlar. İki türlü çete var mı yok mu diye, bazı kez soruyorum kendime: Doğru çete, yani Zencinin çetesi. Öteki çete, karıştırıcının, burnunu her şeye sokan ve aptallık üstüne aptallık yapan müsveddelerin çetesi.

Elini koltuğun kenarına doğru attı ve eline neşeli bir tavırla baktı:
Duvarlar aşılır canım. Sen ona ne yanıt verdin? diye merakla Eve’e dönerek sordu. -Seni kapatamayacaklarını. Adam omuzlarını silkti.
-Bunu söylememek gerekiyordu. Sen de yapmayacağın bir hatayı yaptın. Bırakalım oyunlarını oynasınlar. Adam sustu. Eve üzgün üzgün başını önüne eğdi. Tutup avuçluyorlar. Nasıl aşağılayıcı bir tavırla söylemişti bunu ve doğru gibiydi. Ben de nesneleri sıkıyor muyum? Boşuna gözlüyorum kendimi, hareketlerimin çoğu onun canını sıkıyor sanıyorum. Ama bana bunu söylemiyor. Kadın kendini birdenbire zavallı hissetti, tıpkı on dört yaşındayken ve M. Darbedat’nın, canlı ve hafifçe: İnsan sana bakınca, ellerini ne yapacağını bilemiyormuşsun sanıyor, dediği zamanki gibi. Bir hareket yapmaya cesaret edemiyordu ve tam bu anda, durumunu değiştirmek için dayanılmaz bir istek duydu. Ayaklarını halıya değdirerek yavaşça iskemlenin altına götürdü. Masanın üstündeki lâmbaya, Pierre’in alt kısmını siyaha boyadığı lâmbaya ve satranç takımına bakıyordu. Satranç tahtasının üstünde Pierre yalnızca siyah taşları bırakmıştı. Bazı bazı ayağa kalkıyor, masaya kadar gidiyor, taşları bir bir eline alıyordu. Onlarla konuşuyor, onlara Robot’lar diyor ve sanki parmaklarının arasında daha gerçekleşmemiş bir hayata can veriyordu. Onları yerine koyunca sıra Eve’e geliyor, gidip o dokunuyordu. (Biraz gülünç oluyordu bu.) Taşlar, ölü tahta parçaları haline dönüyorlardı, ama üstlerinde değişik, kavranamaz birşeyler kalıyordu, anlam gibi birşeyler. Bunlar onun nesneleri, diye düşündü. Odanın içinde bana bir şey kalmıyor. Eskiden onun birkaç mobilyası vardı. Ona anneannesinden kalan markalı küçük bir tuvalet masası ve ayna. Pierre buna alay yollu senin masan, diyordu. Pierre onları kendisiyle birlikte sürüklemişti; eşyalar gerçek yüzlerini yalnız Pierre’e gösteriyorlardı. Eve onlara saatlerce bakabiliyordu. Eşyalar, yorulmadan inatla onu hayâl kırıklığına uğratıyorlar, ona dış görünüşlerinden başka birşeylerini açık etmiyorlardı. Franchot ve M. Darbedat’a da öyle olmalıydı. Eve kendi kendine sıkıntıyla, Yine de ben onları tam babam gibi de görmüyorum. Tıpkı Pierre gibi görmem de mümkün değil, dedi.

Eve birazcık dizlerini oynattı. Bacakları karıncalanmıştı. Bedeni sert ve gergindi, ona acı veriyordu. Bedenini çok canlı, delişmen hissediyordu: Görünmez olmak ve orada kalmak istiyorum; o beni görmeden, ben onu görmek istiyorum. Bana ihtiyacı yok; odada fazlalığım ben. Biraz başını çevirdi ve Pierre’in üst tarafındaki duvara baktı. Duvarın üstünde tehlikeli şeyler yazılıydı.

Eve biliyordu, ama onları okuyamıyordu. Gözlerinin önünde oynamaya başlayana kadar hep duvar kâğıtlarındaki iri kırmızı güllere bakıyordu. Güller alacakaranlıkta alev alev yanıyorlardı. Tehlike, çoğu zaman, yatağının sol üstünde, tavana yazılmıştı. Ama bazı bazı yer değiştiriyordu. Kalkmam gerekiyor. Uzun zaman oturamıyorum, olmuyor. Duvarda, soğan kesitlerine benzeyen beyaz yuvarlaklar da vardı. Yuvarlaklar kendi çevrelerinde döndüler ve Eve’in elleri titremeye başladı: Çılgına döndüğüm anlar oluyor. Ama hayır, diye düşündü acı acı, ben deli olamam.
Sinirleniyorum o kadar. Birden elinin üstünde Pierre’in elini hissetti. Pierre tatlı tatlı,
-Agathe, dedi.

Ona gülümsüyordu, ama elini parmaklarının ucuyla, bir çeşit iğrenmeyle tutuyordu, sanki bir yengeç yakalamıştı da yengecin kıskaçlarından korunmak istemişti. -Agathe, dedi, sana fazlasıyla güvenmek isterdim:

Eve gözlerini yumdu ve göğsü kabardı: Hiç yanıt vermemek gerekiyor, yoksa hemen kuşkulanacak, hiçbir şey söylemeyecek. Pierre, elini bırakmıştı.

-Seni ne kadar seviyorum Agathe, dedi. Ama seni anlayamıyorum. Niçin her zaman odada duruyorsun?

Eve, yanıt vermedi.

-Söyle bana, niçin?

Kadın kuru kuru:

-Seni sevdiğimi çok iyi biliyorsun, dedi.

-Sana inanmıyorum, dedi Pierre. Niçin beni sevecekmişsin?

Sana korku vermem gerek, ben kafadan sakatım. Güldü, ama birden ciddileşti.

-Seninle benim aramda bir duvar var. Seni görüyorum, seninle konuşuyorum, ama sen öte yandasın. Bizi sevişmekten alıkoyan nedir? Bana öyle geliyor ki bu eskiden çok kolaydı. Hamburg’dayken.

-Evet, dedi. Eve, acı acı. Hep Hamburg.

Gerçek geçmişlerinden hiç söz etmiyordu. Ne Eve, ne de o, hiçbir zaman Hamburg’da olmuşlardı.

-Kanallar boyunca gezerdik. Bir mavna vardı, hatırlıyor musun? Mavna siyahtı. Kaptan köşkünün üstünde bir köpek vardı. Alabildiğine uyduruyordu, yapmacıklı bir hali vardı.

-Senin elinden tutuyordum, başka bir tenin vardı. Bana söylediklerinin hepsine inanıyordum. Susunuz! diye bağırdı.

Bir an kulak kabarttı. Tasalı bir sesle:

-Şimdi geliyorlar, dedi.

Eve sıçradı:

-Geliyorlar mı? Artık hiç gelmeyeceklerini sanıyordum. Üç günden beri Pierre çok sakindi, heykeller gelmemişti. Her ne kadar hiç kabullenmese de Pierre’in heykellere karşı müthiş bir korkusu vardı.

Eve’in yoktu, ama gelip de odada vızıldayarak uçmaya başladılar mı kadın Pierre’den korkuyordu. Pierre:

-Bana ziuthre’ü ver, dedi.

Eve ayağa kalktı ve zuithre’ü aldı. Bu Pierre’in kendi yapıştırdığı karton parçaları yığınıydı. Bunu heykelleri savuşturmak için kullanıyordu. Ziuthre bir örümceğe benziyordu. Bu kartonlardan birinin üstüne Pierre: Tuzağa karşı kuvvet, ötekinin üstüne: Kara, diye yazmıştı. Bir üçüncüsünün üstüne de gözleri kırış kırış, gülen bir yüz resmi çizmişti. Bu Voltaire’di. Pierre, ziuthre’ü bir ayağından yakaladı ve anlaşılmaz bir tavırla dikkatle baktı. -Artık bana hizmet etmiyor, dedi.

-Niçin?

-Onu altüst etmişler. Kadına uzun uzun baktı. Dişlerinin arasından:

-Pek isterdin bunu, dedi.

Eve, Pierre’e kızmıştı. Her gelişlerinde, haberi oldu; nasıl yapıyor bunu? Hiç aldanmaz. Ziuthre, Pierre’in parmaklarının ucundan acınacak bir halde sarkıyordu. Onu kullanmamak için her defasında iyi bir bahane bulur. Pazar günü geldiklerinde ziuthre’ün kaybolmuş olduğunu ileri sürüyordu, ama ben onun zamk kutusunun arkasında olduğunu görüyordum. Pierre onu görmek istemiyordu. Heykelleri kendine çekenin yine kendisi mi, değil mi diye kendi kendime soruyorum. İnsan onun içten olup olmadığını asla bilemiyordu. Bazı zamanlar, Eve’e öyle geliyordu ki Pierre elinde olmadan düşünce ve görüşlerinde hastalıklı bir bollukla dolup taşıyordu. Ama başka zamanlar, Pierre’in uydurur gibi bir hali vardı. Acı çekiyor. Ama nereye kadar heykellere ve Zenciye inanıyor? Ne olursa olsun heykelleri görmediğini biliyorum, yalnızca işitiyor. Onlar geçerken başını çeviriyor, -hemen arkasından onları gördüğünü söylüyor, onları betimliyor. Birden Doktor Franchot’nun kırmızı yüzünü hatırladı: Ama, hanımefendi, bütün akıl hastaları yalancıdırlar. Gerçekten hissettikleriyle, hissettiklerini ileri sürdüklerini ayırdetmeye kalkarsanız zamanınızı boşa harcarsınız, dediğini hatırladı. Sıçradı: Franchot niye dışarıdan gelip işe karışıyor? Ben kendimi onun yerine koyup düşünemem.

Pierre ayağa kalkmıştı, zuithre’ü gidip kâğıt sepetine attı: İstediğim senin gibi düşünmektir? diye mırıldandı kadın. Pierre mümkün olduğu kadar az yer kaplamak için dirseklerini yanlarına yapıştırıp ayaklarının ucunda, küçük adımlar atarak yürüyordu. Geri gelip oturdu ve anlaşılmaz bir tavırla Eve’e baktı. -Siyah duvar kâğıtları yapıştırmak gerek, dedi. Bu odada yeteri kadar siyah yok. Koltuğa yığılmıştı. Eve, her zaman çekilmeye, büzülmeye hazır bu cimri bedene kederle baktı: Kollar, bacaklar, kafa, içeri çekilebilen uzuvlar gibiydiler. Saat altıyı vurdu, piyano
susmuştu. Eve içini çekti: Heykeller hemen gelmiyorlardı, onları beklemek gerekiyordu.

-Işığı yakmamı ister misin?

Kadın, onları karanlıkta beklemeyi yeğliyordu.

-İstediğini yap, dedi Pierre.

Eve küçük masa lâmbasını yaktı ve odayı kırmızı bir sis kapladı. Pierre de bekliyordu. Konuşmuyordu, ama dudakları kıpırdıyordu; kırmızı siste iki koyu gölge yapıyorlardı. Eve, Pierre’in dudaklarını seviyordu. Eskiden coşturucu ve duygulandırıcıydılar, ama haz vericiliklerini yitirmişlerdi.
Biraz titreyerek birbirlerinden ayrılıyorlar ve durmadan birleşiyorlardı, yeniden ayrılmak için birbirlerini eziyorlardı. Bu içine kapanmış yüzde yalnızca onlar yaşıyorlardı; iki korkak hayvan gibiydiler. Pierre ağzından tek bir ses çıkmadan saatlerce böyle mırıldanabiliyordu ve çoklukla Eve, bu sürekli küçük hareketlerle büyüleniyordu. Ağzını seviyorum. Pierre onu hiç öpmüyordu artık; dokunuşlardan korkuyordu: Geceleri Pierre’e, katı ve kuru erkek elleri dokunuyordu, bütün bedenini çimdikliyorlardı; çok uzun tırnaklı kadın elleri iğrenç iğrenç okşuyorlardı onu. Her zaman baştan aşağıya giyimli yatıyordu, ama eller elbiselerinin altına giriyorlardı ve gömleğini çekiyorlardı. Bir kere, gülme duymuştu ve şişkin dudaklar kendi dudakları üstüne gelip yapışmıştı. O geceden beridir artık Eve’i öpmüyordu.
-Agathe, dedi Pierre, ağzıma bakma! Eve gözlerini indirdi.

Arkasından nobranca:

-Dudaklardan birşeyler okumanın öğrenilebileceğini bilmiyor değilim, dedi.

Eli koltuğun kolu üstünde titriyordu. İşaret parmağı gerildi, gelip başparmağa üç kere vurdu ve öteki parmaklar kasıldılar:

Bu bir kötü ruhları kovma işaretiydi. Kadın Başlıyor, diye düşündü. Pierre’i kollarının arasına almak istedi. Pierre yüksek sesle ve kibar bir tavırla konuşmaya başladı:

-San Pauli’yi hatırlıyor musun? Yanıt vermemeli. Belki bir tuzaktır.

-Ben seni orada tanımıştım, dedi hoşnutça. Bir Danimarkalı denizcinin elinden almıştım seni. Az daha dövüşecektik, ama hesabını ödedim de seni götürmeme ses çıkarmadı. Güldürüden başka bir şey değildi bu.
Yalan söylüyor, söylediklerinin birine inanmıyor. Adımın Agathe olmadığını biliyor. Yalan söylediği zaman ondan nefret ediyorum. Ama kadın, onun sabit bakışlarını gördü ve kızgınlığı eriyip gitti. Yalan söylemiyor, diye düşündü, tükenmiş bitmiş. Heykellerin yaklaştığını hissediyor. Onları duymamak için konuşuyor. Pierre iki elini de koltuğun kenarlarına yapıştırıyordu. Yüzü uçuktu, gülümsüyordu.
-Bu karşılamalar her zaman bir gariptir, dedi adam, ama ben rastlantı olduğuna inanmıyorum. Seni kimin gönderdiğini sormuyorum, biliyorum ki yanıt vermeyeceksin. Ne olursa olsun, sen beni çâtlatma konusunda oldukça beceriklisin.
İğneleyici ve aceleci bir sesle güçlükle konuşuyordu.

Doğru dürüst söyleyemediği ve ağzından yumuşak ve şekilsiz bir madde gibi çıkan sözcükler vardı.

-Beni şenliğin orta yerine götürdün; siyah otomobillerin olduğu yere, ama ben sırtımı döner dönmez kırmızı gözleri ışıl ışıl yanan bir kalabalık vardı otomobillerin arkasında. Benim koluma girmiş, onlara işaret ettiğini düşünüyorum, ama ben bir şey görmüyordum. Ben Kutlama Törenlerinin büyüsü içindeydim.

Kadının önüne doğru, gözleri iri iri açılmış, baktı. Elini, çabucak, kısa bir hareketle ve konuşmasını kesmeksizin alnından geçirdi. Konuşmasını kesmek istemiyordu.
-Bu Cumhuriyeti kutlama törenleriydi, dedi keskin bir sesle. Sömürgelerin tören için gönderdikleri cins cins hayvanlar nedeniyle ilgi çekici bir görüntü vardı. Sen maymunların arasında kaybolmaktan korkuyordun. Maymunlar arasında dedim, diye çevresine bakarak küstah bir sesle tekrarladı: Zenciler arasında diyebilirdim! Masaların altına kaçan ve görünmediklerini sanan eciş bücüşler, benim bakışım tarafından hemen ortaya çıkarılmışlar ve çivilenip kalmışlardır. Emir susmak’tır, diye bağırdı. Susmak. Herkes yerine ve heykellerin girmesi için hazır ol, bu emirdir. Taralala -uluyor ve ellerini ağzına götürüp boru gibi yapıyordu- tralala, trala-lalala. Adam sustu ve Eve anladı ki heykeller odaya girmekteler. Solgun ve aşağılayıcı bir ifadeyle dimdik ayakta duruyordu. Eve de kaskatı olmuştu ve ikisi birden sessizlik içinde beklediler. Koridorda biri yürüyordu: Marie, hizmetçi kadındı bu, kuşkusuz şimdi gelmişti. Eve düşündü: Gaz için ona para vermem gerekecek. Sonra heykeller uçmaya başladılar, Eve ile Pierre’in arasından geçiyorlardı.

Pierre Hınk, yaptı ve ayaklarını altına alarak koltuğa büzüldü. Başını çeviriyordu, zaman zaman sırıtıyordu, ama alnında ter damlaları boncuk boncuk beliriyordu. Eve, bu solgun yüzün, yumuşak bir titremeyle şekil değiştiren bu ağzın görünüşüne dayanamadı, gözlerini kapattı. Gözkapaklarının kırmızı fonunda yaldızlı çizgiler oynamaya başladılar. Kendini yaşlı ve bitkin hissediyordu. Kadının hemen yanında Pierre gürültüyle soluyordu. Heykeller uçuyorlar, vızıldıyorlar, onun üstüne doğru eğiliyorlar… Hafif bir gıdıklanma, omzunda ve sağ böğründe bir ağrı duydu. İçgüdüsüyle, bedeni iğrenç bir şeye değmekten sakınır gibi, ağır ve biçimsiz bir eşyanın geçişine yol verir gibi sola doğru eğildi. Birden yer tahtası gıcırdadı, içinden, gözlerini açmak, elleriyle havayı yoklayarak sağına bakmak isteği delice kabarmıştı.

Hiçbir şey yapmadı. Gözlerini kapalı tuttu ve yakıcı bir sevinç onu ürpertti: Ben de korkuyorum, diye düşündü. Bütün yaşarlığı gelip sağ yanına sığınmıştı. Gözlerini açmadan Pierre’e doğru eğildi. Küçücük bir çaba ona yetecek ve ilk kez bu dokunaklı evrene girecekti. Heykellerden korkuyorum, diye düşündü. Bu şiddetli ve gözü kapalı bir kabullenme, bir dua idi.

Kadın bütün gücüyle onların varlığına inanmak istiyordu. Sıkıntı sağ yanını kötürümleştiriyordu. Bundan yeni bir duygu, bir dokunum çıkarmaya çalışıyordu. Kolunda, böğründe ve omzunda onların geçişini hissediyordu. Heykeller alçaktan ve yavaş uçuyorlardı. Vızıldıyorlardı. Eve onların kötücül bir tavırları olduğunu ve gözlerini çevreleyen kirpiklerin taştan çıktığını biliyordu, ama onları çok kötü canlandırabiliyordu. Onların tümüyle canlı olmadıklarını da biliyordu, ama koskoca bedenlerin üstünde et tabakalarının, ılık pulların görüldüğünü de biliyordu; parmaklarının ucunda taş, deri soyulur gibi soyuluyor ve avuç içleri onları kaşındırıyordu. Eve bütün bunları göremiyordu. Devanası gibi iri, gösterişli ve gülünç kadınların, bir insanoğlu tavrı ve taşın som inatçılığıyla, tam onu yalayıp geçtiklerini düşünüyordu yalnızca. Pierre’in üstüne eğiliyorlar. Eve öyle bir güç harcıyordu ki elleri titremeye başladı.

Bana doğru eğiliyorlar… Korkunç bir çığlık birdenbire onu dondurdu. Pierre’e dokundular. Kadın gözlerini açtı: Pierre başını ellerinin arasına almıştı, soluk soluğaydı. Eve tükendiğini, bittiğini hissetti: Bir oyun, diye düşündü acı bir pişmanlıkla, bir oyundan başka bir şey değil, bir an olsun buna içten inanmadım. Ama bu sırada Pierre gerçekten acı çekmiştir.

Pierre yatıştı ve derin bir soluk aldı. Ama gözbebekleri garip bir şekilde iri iri duruyorlardı; terliyordu.

-Onları gördün mü? diye sordu adam.

-Görmedim.

-Böylesi senin için daha iyi, seni korkuturlardı. Ben alıştım buna.

Eve’in elleri hep titriyordu, kanı başına çıkmıştı. Pierre cebinden bir sigara çıkarıp ağzına götürdü. Ama sigarayı yakmadı.

-Benim için fark etmez onları görmek, dedi, ama bana dokunmalarını istemiyorum. Bana sivilce bulaştırmalarından korkuyorum.

Bir an düşündü ve sordu:

-Onları işittin mi?

-Evet, dedi Eve, bir uçak motoru gibi.

(Pierre, geçen pazar, kadına tam böyle söylemişti.) Pierre biraz babacan bir tavırla gülümsedi.

-Abartıyorsun, dedi. Ama solgundu. Eve’in ellerine baktı: Ellerin titriyor. Seni etkiledi bu. Agathe’cığım. Ama sinirlenmenin gereği yok, yarından önce gelmeyecekler. Eve konuşamıyordu, dişleri takırdıyordu ve Pierre’in bunu görmesinden korkuyordu. Pierre ona uzun uzun baktı.

-Adamakıllı güzelsin, dedi başını sallayarak. Yazık, gerçekten yazık. Hızla elini uzattı ve kulağını okşadı.

-Benim güzel şeytanım! Biraz canımı sıkıyorsun; çok güzelsin. Beni rahatsız ediyor bu. Özetleme söz konusu olmasaydı…

Durdu ve şaşkın şaşkın Eve’e baktı:

-Bu sözcük olmadı… Dilimin ucunda… Dilimin ucunda, dedi belirsiz bir tavırla gülümseyerek. Bir başka sözcük var dilimin ucunda… Şey canım… tam yerinde. Sana söyleyeceğimi unuttum.

Bir an düşündü ve başını salladı:
-Haydi, dedi, ben uyuyorum. Çocuksu bir sesle ekledi: Biliyorsun Agathe, yoruldum. Kafamı toparlayamıyorum. Sigarasını attı ve kaygıyla halıya baktı. Eve yastığı başının altına koydu.

-Sen de uyuyabilirsin, dedi gözlerini kapayarak, gelmeyecekler.
ÖZETLEME. Pierre uyuyordu, dudaklarında saf bir yarım gülüş vardı, başını eğiyordu. Yanağıyla omzunu okşamak istiyor gibiydi. Eve’in uykusu yoktu, düşünüyordu:

Özetleme. Pierre birden aptalca bir havaya bürünmüştü ve sözcük ağzından dışarı dökülmüştü, uzun ve beyazımsı. Pierre şaşkın şaşkın önüne bakmıştı; sözcüğü görüyor ve onu tanımıyor gibi. Ağzı yumuşaktı, açıktı. İçinde bir şey kırılmış gibiydi. Geveledi. Bu ilk kez geliyor onun başına. Farkına vardı zaten. Artık kafasını toplayamadığını söyledi. Pierre tatlı tatlı inledi ve eli belli belirsiz kıpırdadı. Eve ona dik dik baktı: Nasıl uyanacak bakalım? Bu düşünce içini kemiriyordu. Pierre uyur uyumaz, bunu düşünmesi gerekiyordu, bundan vazgeçemiyordu. Gözleri dönmüş bir halde uyanmasından ve saçmalamaya başlamasından korkuyordu. Ben aptalım, diye düşündü, bu bir yıldan önce başlamaz, Franchot söyledi ya. Ama içinin sıkıntısı gitmiyordu. Bir yıl; bir kış, bir ilkbahar, bir yaz, bir başka sonbaharın başlangıcı. Bir gün bu çizgiler bozulacaktı; çenesi sarkacaktı, sulu gözlerini yarım yamalak aralayacaktı. Eve, Pierre’in elinin üstüne doğru eğildi ve dudaklarını değdirdi: Daha önce öldürürüm seni.

2 Aralık 2007 Pazar

Jack Kerouac - Yolda


İriyarı, kapı gibi piyanist tam anlamıyla bir İtalyan kamyon şoförünü andırıyor; etli etli elleri var ve üzerinde taşkın, özenli bir memnuniyet hali. Bir saat boyunca çaldılar. Kimse dinlemiyordu. Kzy Clark Sokağı'nın yaşlı serserileri barda mal mal duruyor, fahişeler öfkeyle ciyaklıyordu. Gizemli Çinliler gelip geçiyordu. Hootchykootchy müziği girdi araya. Aynen devam ettiler. Dışarda, kaldırımda bir hayalet belirdi... keçi sakallı, 16 yaşında bir çocuk, elinde trompet çantasıyla. Çöp gibi zayıf, deli deli bakan bu çocuk gruba katılıp onlarla beraber çalmak istiyordu. Gruptaki elemanlar onu önceden tanıyor, onunla uğraşmak istemiyorlardı. Çocuk sessizce bara girdi, trompetini çaktırmadan çıkarıp, dudaklarına götürdü. Kimsenin umurunda olmadı. Kimse ona bakmadı. Grup çalmayı bitirdi, toparlandı ve başka bir barın yolunu tuttu. Gitmişlerdi. Çocuk trompetini çıkarmış, kurmuş, zilini parlatmıştı ve bu kimsenin umrunda değildi. Zayıf Chicago'lu genç çalmak istiyordu işte. Koyu renk gözlüklerini taktı, trompeti dudaklarına götürdü tek başına ve "Bauuv!" diye başladı. Sonra öbürlerinin peşinden koşturdu. Kendilerine katılmasını istemiyorlardı, tıpkı benzin deposunun arkasında kurduğunuz mahalle takımına almadığınız çocuk gibi.

1 Aralık 2007 Cumartesi


Arabayla uzaklaşırken arkanızda bıraktığınız insanların düzlükte ufalarak nokta haline gelip kaybolduklarını gördüğünüz anda hissettiğiniz o duygu nedir? fazlasıyla büyük bu dünya, bizi ezip geçiyor duygusudur bu; ve vedadır. ama biz yine de gökyüzünün altında bir sonraki çılgın maceraya doğru koşarız...

30 Kasım 2007 Cuma

Mülksüzler Ursula K. Le Guin


Öğrenecekler kuşkusuz. Sonunda. Öğrenmeliler de. Bilimsel gerçek, sonunda galip gelir, güneşi bir kayanın ardına gizleyemezsin. Ama ellerine geçmeden önce bedelini ödemelerini istiyorum! Hakkımız olan yeri almamızı istiyorum. Saygı istiyorum: İşte bize bunu kazandırabilirsin. Sıçrama... Eğer Sıçrama'yı becerebilirsek, onların yıldızlararası motorunun zerre kadar önemi kalmaz. İstediğim para değil, anlıyor musun? Ceti biliminin, Ceti aklının üstünlüğünün tanınmasını istiyorum. Eğer yıldızlararası bir uygarlık olacaksa, o zaman benim halkımın o uygarlığın alt düzeyde bir üyesi olmasını istemiyorum! Soylu insanlar gibi katılmalıyız, elimizde büyük bir armağanla... Böyle olması gerekiyor. Neyse, neyse bazen bu konuda heyecanlanıyorum. Bu arada, kitabın nasıl gidiyor?

27 Kasım 2007 Salı

Körleşme,Elias Canetti


"Düşmanın yer değiştirmelerle ne amaç güttüğünü biliyorum. İstediği, böylece varolanlar üzerindeki denetimimizi yitirmemizdir. El koyduğu bölgelere karşı harekete geçemeyeceğimize inanıyor ve böylece gerçek durumu bilmeyişimize güvenerek, daha savaş ilanından önce bazı üyelerimizi bize belli etmeden kaçırmayı planlıyor. Yüksek fidye alabilmek amacıyla bu işe en değerlilerinizden başlayacağından emin olabilirsiniz. Kaçırdıklarını arkadaşlarınıza karşı kullanmayı ise düşünmüyor. Çünkü neyin olanaksız olduğunu o da kestirebiliyor. Ne var ki savaşı sürdürebilmek için paraya, çok paraya gereksinmesi var. Şu anda varolan sözleşmelerse onun için değersiz birer kağıt parçasından ibaret.

"Vatanınızdan koparılıp yeryüzünün dört bir yanına saçılmak, birer köle gibi, değeri biçilen, ellenip yoklanan, alınıp satılan, kendisiyle tek söz edilmeyen, sesi ancak hizmetlerini yaptıkları sırada, o da yarım kulakla dinlenen, hiçbir zaman ruhlarına inilmeyen, sahip olunan, ama sevilmeyen, olduğu yerde çürümeye bırakılan, ya da alındığından fazlasına bir başkasına satılan, kullanılan, ama hiçbir zaman gerçek niteliğinin ne olduğu araştırılmayan köleler gibi yaşamak ister misiniz? O halde elinizi kolunuzu bağlayıp atın kendinizi düşmanın kucağına! Ama hala yürekliyseniz, soylu bir ruh taşıyorsanız, o zaman benimle birlikte kutsal savaşa katılmak üzere ayaklanın!

"Ey benim halkım, düşmanın gücünü gözünde büyütme! Onun harflerinin arasında ölüsü çıkana dek ezeceksin! Satırlarını başına balyoz gibi indireceksin; harflerini kurşun ağırlıklar gibi ayaklarına dolayacaksın. Cildin onun karşısında senin koruyucu zırhın olacak. Onu aldatabilmek için binlerce hileye, içine düşürmek için binlerce ağa, başına yağdırmak için binlerce yıldırıma sahipsin! Ey halkım, hiçbir zaman unutma ki gücün binlerce yılın büyüklüğünden ve bilgeliğinden beslenmektir!"

5 Kasım 2007 Pazartesi

Joker


".anlıyorsun ya, beni yakalayıp akıl hastanesine geri yollamanın bir önemi yok. Gordon delirdi,kendimi kanıtladım. Benim ve diğer herkesin arasında hiç bir fark olmadığını gösterdim! Hayatta ki en aklı başında adamı deliliğe indirgemek için sadece tek bir kötü gün yeterli. Eğer bir gece bir yabancı evinize gelip kızınızı vurabiliyorsa, bu rastgele adaletsizlik sizi delirtebilir.İşte dünya benim bulunduğum yerden ancak bu kadar uzakta. sadece tek bir kötü gün. Bir keresinde kötü bir gün geçirmiştin, haksız mıyım? Haklı olduğumu biliyorum. Kötü bir gün geçirdin ve her şey değişti, yoksa neden uçan bir sıçan gibi giyinesin? Kötü bir gün geçirdin ve bu seni diğer herkes gibi delirtti...Sadece bunu kabul etmezsin ki! Hayatın bir anlamı varmış, tüm bu mücadelenin bir amacı varmış gibi davranmak zorundasın! Tanrım, kusmak istememe sebep oluyorsun.

Demek istediğim... senin derdin ne? senin sen olmana ne sebep oldu? Belki kız arkadaşın mafya tarafından öldürüldü.,erkek kardeşin bir haydut tarafından doğrandı... Eminim bu tür bir şeydir. bunun gibi bir şey... Bana da bunun gibi bir şey oldu biliyor musun... Ben ne olduğundan tam olarak emin değilim. Bazen bir şekilde hatırlıyorum, bazen başka bir şekilde... Eğer bir geçmişim olacaksa, bunun çoktan seçmeli olmasını isterim! Hahaha! fakat demek istediğim... Demek istediğim şu ki, ben delirdim. Dünyanın ne kadar karanlık, berbat bir şaka olduğunu gördüğüm zaman bir yaban ördeği gibi delirdim! itiraf ediyorum. Sen neden edemiyorsun? Yani, sen aptal değilsin! Durumun gerçekçiliğini anlamalısın. Bilgisayar ekranının başındaki bir grup gerizekalı yüzünden üçüncü dünya savaşına kaç kere yaklaştığımızı biliyor musun? Son dünya savaşını neyin tetiklediğini biliyor musun? Almanya'nın savaş borcu alacaklılarına kaç adet telgraf direği borcu olduğuna dair bir tartışma. Telgraf direkleri! Hahahahaha! Hepsi bir şaka! Değer verilen ve uğruna mücadele edilen her şey... Hepsi devasa, kaçıkça bir şaka! öyleyse neden komik tarafını görmüyorsun? neden gülmüyorsun?"

28 Ağustos 2007 Salı

Martin Eden -Jack London


Bu şekilde sözünüzü kestiğim için özür dilerim bayan. Sanırım bu tür konulardan pek anlamadığım bir gerçek. Benim sınıfıma ait değil bunlar. Fakat öğreneceğim. "

Sözleri sanki bir tehdit gibiydi. Sesi kararlı çıkıyor, gözleri parlıyordu, yüz hatları sertleşmişti. Kıza adamın çenesinin açısı değişmiş gibi geldi, ucu nahoş bir şekilde saldırgan görünüyordu. Aynı zamanda adamdan yükselen yoğun bir erkeklik dalgası gelip onu sarmış gibiydi.

"Sanırım bunları... öğrenebilirsiniz," diye gülerek sözlerini bitirdi. "Çok güçlüsünüz."

Bakışları bir an kaslı, bir boğanınki kadar kalın, güneşte bronzlaşmış, her yerinden sağlık ve güç fışkıran boyna takıldı. Adam karşısında kızarmış, aciz görünüyordu ama yine de ona doğru çekildiğini hissetti. Zihnine hücum eden uygunsuz bir düşünceyle şaşkına döndü. İki elini bu boynun üstüne koyabilse bütün kuvvet ve canlılık ona geçecekmiş gibi geliyordu. Yaradılışında var olan, hayali bile kurulmamış bir ahlaksızlık ortaya çıkıyordu sanki. Üstelik ona göre kuvvet, kaba ve hayvani bir şeydi. İdealindeki erkek güzelliği hep ince bir zarafet olmuştu. Ama düşünce devam ediyordu. Bu güneş yanığı boyna dokunmayı arzulaması onu çılgına çeviriyordu. Aslında sağlıksız bir bünyeye sahipti, hem bedeninin hem de zihninin kuvvete ihtiyacı vardı. Fakat bunun farkında değildi. Bildiği tek şey, daha önce hiçbir erkeğin berbat grameriyle onu dehşete düşürüp duran bu adam kadar etkilemediğiydi.

"Evet, sakat değilim," dedi adam. "Zorda kaldım mı hurda demiri bile sindirebilirim. Fakat şimdi, anlattıklarınızın çoğunu hazmedemiyorum. Bu konuda hiç eğitim görmedim, anlarsınız. Kitaplardan ve şiirlerden hoşlanırım, zaman buldukça da okurum ama okuduklarım hakkında sizin gibi düşünmemiştim hiç. Bu yüzden onlar hakkında konuşamıyorum da. Tanımadığı bir denizin ortasında haritasız, pusulasız kalmış bir gemici gibiyim. Şimdi bu eksikliklerimi gidermek istiyorum. Belki de siz beni yola koyarsınız. Tüm bu konuştuklarınızı nasıl öğrendiniz?"

"Okula giderek sanırım ve çalışarak," diye cevapladı kız.

Adam "Ben de çocukken okula gitmiştim," diye itiraz edecek oldu.

"Evet, fakat ben liseden, derslerden, üniversiteden söz ediyorum."

"Üniversiteye mi gittiniz?" diye sordu içten bir şaşkınlıkla. Kızın kendisinden en az bir milyon mil uzaklaştığı hissine kapıldı.

Gülün Adı Umberto Eco


Bir an geldi ki, kendimizi ilk girdiğimiz yedigen salonda bulduk (bu oda, merdiven ağzı orada bulunduğu için tanınabiliyordu); sağa doğru yürüyerek bir odadan ötekine doğru geçmeye çalıştık. Üç odadan geçtikten sonra kör bir duvarla yüzyüze geldik. İki çıkışı olan bir önceki odaya geri döndük; daha önce geçmediğimiz kapıdan geçip başka bir odaya girdik ve kendimizi gene ilk önce girdiğimiz yedigen salonda bulduk.
"Geri döndüğümüz en son odanın adı neydi?" diye sordu William.
Belleğimi zorladım: "Equus albus."
"İyi, şimdi gene onu bulalım." Bu kolay oldu. Oradan, insan geldiği yoldan geri dönmek istemiyorsa, Gratia vobis et pax denen odadan başka geçilecek yer yoktu; oradan, sağda bizi geri götürmeyecek yeni bir geçit bulduk gibi geldi bize. Sonunda bir kez daha In diebus illis'i ve Primogenitus mortuorum'u bulduk (Az önce gördüğümüz odalar mıydı bunlar?), ama en sonunda, daha önce görmediğimizi sandığımız bir odaya vardık: Tertia pars terrae combusta est. Ama o noktada, doğu kulesine göre nerede bulunduğumuzu artık bilmiyorduk.
Lambayı önümde tutarak, bundan sonraki odalara daldım. Ürkütücü boyutlarda bir dev, gövdesi tıpkı bir hortlağınki gibi dalgalanarak, uzayıp kısalarak bana doğru geldi.
"Bir şeytan!" diye bağırdım; birden dönüp kendimi William'ın kollarına atarken az kalsın lambayı düşürüyordum. William elimden lambayı alıp beni yana doğru iterek, bana yüce bir davranış gibi görünen bir kararlılıkla ileri doğru yürüdü. O da bir şey görmüş olmalıydı; çünkü birden durdu. Sonra gene öne doğru yürüyüp ışığı kaldırdı. Katıla katıla gülmeye başladı.
"Amma da saflık . Bir ayna bu!"
"Ayna mı?"
"Evet, benim yiğit savaşçım. Az önce yazı salonunda, gerçek bir düşmanın üstüne öylesine yüreklilikle atıldın, şimdi kendi görüntünden mi korkuyorsun? Kendi görüntünü sana daha büyütülmüş ve çarpıtılmış olarak yansıtan bir ayna bu."
Elimden tutup beni oda kapısının karşısındaki duvarın önüne götürdü. Lambanın şimdi daha iyi aydınlattığı oluklu cam bir levha üstünde, ikimizin kabaca biçimleri bozulmuş, yaklaşıp uzaklaştıkça biçimi ve yüksekliği değişen yansılarımızı gördüm.
"Optikle ilgili bir kitap okumalısın," dedi William, eğlenerek. "Kitaplığı kuranlar hiç kuşkusuz okumuşlar! En iyiler Araplar'ınki. El Hazan, De aspectibus adlı kitabında, kesin geometrik kanıtlarla aynaların gücünden sözediyor. Kimi aynalar, yüzeylerinin değiştirilişine göre, en küçük nesneleri bile büyütebilir (benim merceklerim bundan başka nedir?), kimileri imgeleri ters ya da eğik gösterirler ya da bir yerine iki, iki yerine dört gösterirler. Bazıları da, tıpkı bunun gibi, cüceyi dev, devi de cüce gibi gösterir."
"Aman Tanrım!" dedim. "Birinin kitaplıkta gördüğünü söylediği görüntüler demek bunlar!

Benim Hüzünlü Orospularım, Gabriel Garcia Marquez


Sabahın erken saatlerinde nerede olduğumu hatırlayamayarak uyandım. Kız, sırtı bana dönük olarak cenin gibi kıvrılmış uyuyordu hâlâ. Onun karanlıkta kalktığını ve banyoda sifonun sesini duymuşum gibi belirsiz bir duyguya kapılmıştım, ama rüya da olabilirdi. Bu benim için yepyeni bir şeydi. Kadınları baştan çıkarma hünerlerinden haberim yoktu benim, bir gecelik sevgililerimi ben hep hoşluklarından çok ücretleri için seçmiştim, çoğunlukla yarı giyimli olarak ve her defasında birbirimizi olduğumuzdan daha iyi hayal edebilmek için karanlıkta yatarak, sevgisiz sevişirdik. O gece, uyuyan bir kadının vücudunu, arzunun zorlamalarına kapılmadan ya da edep duygusunun engellerine takılmadan seyretmenin inanılmaz zevkini keşfetmiştim.

Saat beşte kalktım, tedirgindim, çünkü Pazar yazımın saat onikiden önce yazı işlerinde olması gerekiyordu. Her zaman dakik olan defihacet ihtiyacımı yine mehtaplı gecelerdeki yanmalarla giderdim, sifonun zincirini çekip bıraktığımda geçmişten gelen kırgınlıklarımın çirkef çukuruna gittiğini hissettim. Giyinip yatak odasına terütaze geri döndüğümde kız, kolları haç gibi iki yana açık ve bekâretinin efendisi olarak, yatağın bir yanından öbür yanına sırtüstü yatmış, şafak vaktinin uzlaştırıcı ışığında uyuyordu. Tanrı seni korusun, dedim ona. Kalan tüm parayı, onunkini de benimkini de yastığın üzerine koydum ve alnına kondurduğum bir öpücükle sonsuza dek vedalaştım onunla. Evin içi, şafak vakti her genelevin olduğu gibi, cennete en yakın yerdi. Kimseyle karşılaşmamak için meyve bahçesi tarafındaki büyük kapıdan çıktım. Sokaktaki yakıcı güneşin altında doksan yaşımın ağırlığını duyumsamaya başladım ve ölene kadar geçmesi gereken dakikaları dakika dakika saymaya koyuldum.

11 Mayıs 2007 Cuma

Karamazov Kardesler,Dostoyevski


"Gerçeği söylüyorum size, gerçeği: Buğday tanesi yere düştükten sonra yok olmazsa, bir buğday tanesi olarak kalır;ama yok olursa , o zaman bereketli ürün verir."

Düşmüş, hakarete uğramış bir insan için çevresindekilerin ona yardıma koşmaları çok ağır bir şeydir...

*
Kendi kendine yalan söyleyip, söylediği yalana inanan kimse sonunda işi, kendi içindeki, çevresindeki gerçekleri tanımamaya, bunun sonucu olarak da kendisine ve çevresindekilere saygı duymamaya dek vardır. Kendi kendine saygısını yitirince içinde sevgi diye bir şey de kalmaz insanın. İçinde sevgi olmayınca oyalanmak, eğlenmek için kötü tutkulara, iğrenç şehvete bırakır kendisini, hayvanca yaşamaya başlar.bütün bunların tek nedeni insanın, çevresindekilere ve kendi kendine yalan söylemesidir. Kendine yalan söyleyen kimse herkesten çabukta gücenebilir. Gel gelelim, gücenmek bazen hoş bir şeydir, ne dersiniz? Onu hiç kimsenin incitmediğini, hakaret etmediğini bile bile, hiç yoktan bir hakaret yaratmak, iş olsun diye kendi kendine yalan söylemek, olayları büyütmek, bir sözcüğü diline dolamak, pireyi deve yapmak bazen insana zevk verir. Bunun böyle olduğunu bilir, bilir ya gene de önce kendisi gücenir, sonra da yürekten kin beslemeye başlar kendine hakaret eden insana...

*
Kişioğlunun yaşamındaki yüce sır, geçmiş üzüntüleri zamanla durgun, içli bir sevince dönüştürür; Genç, fıkır fıkır kanın yerini uysal, anlayışlı bir yaşlılık alır.

15 Şubat 2007 Perşembe

Yeraltından Notlar,Dostoyevski


Ben ne aşklar, Tanrım, ne aşklar yaşadım hayallerimde bu güzel ve yüksek şeylere sığınmakla. Yeryüzündeki hiçbir varlıkla ilişkisi olmayan, bu tümüyle hayal olan güçlü aşklarım ruhumu o denli cömertçe dolduruyordu ki sonradan gerçek bir aşka en ufak bir gereksinme duymuyordum. Doğrusu, gerçekte var olan birini sevmek benim için oldukça lüks olurdu. “

“İnsanoğlu amacına doğru ilerlemeyi sever, fakat amacını elde etmeyi değil. Çok gülünç bir durum doğrusu. İnsanın yaratılıştan gülünç bir varlık olmasındadır bütün terslik zaten. İki kere iki dört, çekilmez bir şey. İki kere iki dört, bana sorarsanız, bir küstahlıktır. İki kere iki dört, ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa-sola tükürük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün yetkinliğine (mükemmelliğine) inanırım, ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir.

“Her insanın anılarında herkese söyleyemeyeceği, ancak dostlarına açabileceği şeyler vardır. Hatta dostlarına bile açılamayacak, gizli kalması koşuluyla yalnız kendi kendimize itirafta bulunacağımız durumlar olur. Ama bir de öyleleri vardır ki, kendi kendimize bile açmaktan korkarız. Her aklı başında insanın dağarcığında bile böyleleri yığınla bulunur.

12 Ocak 2007 Cuma

Dövüş Kulübü Chuck Palahniuk


..Binlerce yıldır insanoğlu bu gezegendeki her şeyin içine etmiş, her şeyi boka çevirmişti ve şimdi tarih benden herkesin pisliğini temizlememi bekliyordu.Boş konserve kutularını suyla çalkalamalı ve yassıltmalıydım. Kullandığım her benzin damlasının hesabını vermeliydim.

Ayrıca nükleer atıkların, gömülmüş mazot tanklarının ve ben doğmadan bir kuşak önce atılmış çöplerin oluşturduğu zehirli yığınların faturasını üstlenmek zorundaydım.

...Dünyadan tarihini söküp atmak istiyorduk.

Paper Street'teki evde kahvaltı etmekteyken, Bir düşün dedi Tyler, unutulmuş golf sahasının on beşinci bölgesinde turp ve patates ekiyorsun.
Rockefeller Merkezi'nin etrafındaki yıkıntıların arasında, rutubetli kanyonların içinde koşturarak geyik avlıyorsun. Seattle'daki gözlem kulesinin kırk beş derecelik açıyla yan yatmış iskeletinin yanı başında istiridye topluyorsun. Gökdelenlerin cephelerini dev totem maskeleriyle ve Polinezya yerlilerinin korkunç suratlı tanrılarıyla süslüyoruz.

Geri dönüştürme, sürat limitleri, hepsi palavra dedi Tyler. Ölüm döşeğinde sigarayı bırakmaya benziyor bunlar.

Dünyayı kurtaracak bir şey varsa o da kargaşa projesi olacaktı. Kültürel bir buzul çağı. Vaktinden önce başlatılmış bir karanlık çağ. Kargaşa projesi sayesinde insanlık, dünyanın kendisini toparlamasına yetecek bir süre boyunca eylemsizliğe mahkum olacaktı.

...Bir düşün. dedi Tyler. Mağaza vitrinlerinin yanından geçerek geyiklerin izini sürüyorsun. Askılar dolusu şık elbise ve smokin oldukları yerde küflenip kokuşuyor. Ömrünün geri kalanı boyunca deri giysiler giyiyor ve Sears kulesi'ni sarmalayan sarmaşıklara tutunarak yukarı tırmanıyorsun. Fasulye filizine tırmanan masal çocuğu gibi o azgın nemli bitki örtüsü içinden kendine yol açarak tepeye çıkıyorsun. Ve hava o kadar temiz ki, aşağı baktığında, ağustos sıcağında yüzlerce kilometre uzanıp giden terk edilmiş sekiz şeritlik dev bir otoyolun boş emniyet şeridine geyik eti seren ve mısır öğüten minicik insanlar görüyorsun.

Medeniyetin tasfiyesi. Derhal ve hemen.